23 Kasım 2015 Pazartesi

Movies

As a way of procrastination, I have been watching lots of movies online lately, especially during the weekends. Anyone living alone in a context away from home might sympathize or kind of understand that, the weekends are one of the most lonely days especially if you do not have your partner next to you to share these days with. So my run away activity is to watch movies at home. So here are some notes on what I have been watching and how it makes me feel. Everyone would have a different sensation when they watch a movie depending on their own mood, meaning, significance of a movie would differ for everyone.

Almost Famous (2000) - You know the feeling when you would like to be part of something. It is good to be part of the group, go with the fun.. It is a movie about people trying to be part of something. A young (15 year old) journalist-ish goes touring with a rock band in order to produce an article for the Rolling Stones. The movie is around two and a half hours, so it is a long one, but quite a good one. Motivates you to find yourself, rather than being part of the crowd. There are lots of references to 1970s pop culture. I would definetaly recommend it!

3 Ekim 2015 Cumartesi

4D Sinema ve Ay Tutulması

Bugun ilk defa Gardiner's Center'daki sinemaya gittim, bizim sınıftaki öğrencilerle birlikte ilk önce bölümde öğrenci ödevlerini notlamak için toplandık, sonra da sinema için arabalara doluştuk... Sinema artık dünyanın neresine giderseniz gidin aynı hissi veriyor, arkaya yatan yanında içecek koyma yeri olan koltuklar, geniş salonlar, mısır kokan girişler ve heryerde nerdeyse eş zamanlı olarak vizyona giren filmler.. Uzun zamandır 3 boyutlu izlememiştim, özlemişim, keyifli oldu, aslında 4 boyutluydu çünkü koltuklarda vizyondaki gürültü ve hareketlere göre efektlendirilmişlerdi.
Bütün bu deneyimde tek farklı olan ise "film arası"nın bulunmamasıydı. 2 saatlik filmde hiç ara verilmedi. Acaba 3D olduğu için mi diye düşünürken arkadaşlara sordum, hep böylemi Kanada'da diye, gerçekten de film arası yokmuş. Bir taraftan hoşuma gitti, bir çırpıda bitti film. Öbür taraftan tuvaleti gelen napacak, filmi yarım bırakıp, tuvalete mi gidicek? :) Ekonomik açıdan düşünüldüğünde, salonlar için ise kardar zarar durumu var. Film arasında en çok yapılan, abur cubur, içecek falan almaktır, yiyecekler salonlar için oldukça karlı bir gelir kaynağıyken bundan mahrum kalıyorlar, kapitalist bir ülkede (yada daha doğrusu dünyanın en kapitalist ülkesinin komşusu olan Kanada'da) bunu görmek beni şaşırttı. Acaba Amerika'da da mı yok film arası merak ettim doğrusu.. Şimdi hafızamı zorlamaya çalışıyorum, İngiltere'de varmıydı diye, hatırlayamadım, google'layıp, öğrenmek gerek:)

Gittiğimiz film "The Martian" idi. Film Mars'ta geçiyor, ana karakter Matt Damon Mars'ta görevlendirilmiş Nasa ekibinin parçasıdır, Mars'ta yoğun bir kasırga çıkar ve bu kasırgada ekip alandan ayrılma kararı verir ve roketlerine giderken Matt Damon gruptan ayrılır, kendisini bulamazlar ve Mars'tan ana karakteri bırakarak ayrılırlar. Matt Damon kendisine Mars'ta kendisine has bir yaşam başlatmaya başlar, patatesler eker, vs,kısaca filmin amacı Matt Damon'ı Mars'tan kurtarmak. Sonunda tabii ki ana karakter yine kendi ekibi tarafından Mars'tan kurtarılır.

Filmi izlerken Pazar günü Kingston'dan izlediğimiz Ay tutulması aklıma geldi.  25 Eylül 2015'i 26 Eylül'e bağlayan gece ay tutulmasıydı, aynı zamanda buna Kanlı ay tutulması da deniyormuş. Çünkü normal ay tutulmalarına ek olarak, tutulma sırasında ay kırmızı görünüyor.
Aslında tam olarak ilk ay tutulması izleyişimdi, tutulma saat 9 gibi başladı ve dünyanın gölgesinin ayın yüzeyini tam olarak kaplaması 10.30'a kadar sürdü.

Bu arada uzun zamandır yazmadım, arada bir çok yere gittim, bir çok aktivite yaptım, unutmadan buraya not almak en mantıklısı :) Curling (izlerken oldukça anlamsız, oynarken çok keyifli bir spor), Konya gezisi(...), Bodrum ziyareti, Karadeniz gezileri (muhteşem Karadeniz), Kanada uçak yolculuğu, Kingston Wolf Island Bisiklet turu (bacaklarım 5 gün boyunca ağrımaya devam etti:)), ve şuanda hatırlayamadığım fotograflardan takip etmem gereken birkaç aktivite daha.. :)

7 Mart 2015 Cumartesi

Kanada'da buz pateni

Kanada'da, en azından Kingston'da çok hoşuma giden şeylerden bir tanesi mahalle ortasında bulunan parkların çoğunda kış aylarında buz pistleri kuruluyor olması. Bir çoğu belediyenin onayı (bazen desteği) ve mahalle gönüllüleri vasıtasıyla kuruluyor ve kış boyunca devam ettiriliyor. Hatta bazı ev sahipleri kendi arka bahçelerine bile kuruyorlar buz pistlerini. 

Geldiğimden beri Kanada'lıların buz hokeyini ne kadar sevdiklerini duyup duruyorum, ama bu biraz da çocukların mahallelerinde buz pistleriyle büyümelerinden ve buz hokeyinin onlar için günlük bir aktivite olmasından kaynaklanıyor aslında. Hayatlarının bir parçası haline gelen, arkadaşlarıyla bulaşabilecekleri, camdan baktıklarında görebilecekleri bir buz pistleri var, tabii bununla birlikte gelişen alışkanlıklar. 

Tabii bu pistlerin ücretsiz olarak kullanıldığını belirtmek de gerek, zaten böyle olduğundan ve evlerinin yakınlarında olmasından dolayı farklı sınıfsal kitlelerin günlük aktivitelerinden biri haline gelebiliyor buz pateni/puz hokeyi.

Yılın her mevsiminden keyif almak aslında mevsimle ne kadar uyumlu yaşadığımızla da bağlantılı. Eğer şehir hayatında kış aylarıyla birlikte keyif alabileceginiz dışarda yapabileceğiniz aktiviteler bulabiliriyorsanız, bunları günlük hayatınızın bir parçası haline getiriyorsanız kış ayının sizde yarattığı anlam da büyüyor, zenginleşiyor. 

Biz de geçen hafta kervana katılıp, belediye binasının önündeki buz pistinde paten yaptık. Küçükken Ankara'da Kurtuluş parkındaki buz patenine giderdik annemle birlikte, sonra da Belpa'ya gitmeye başlamıştık ve çok keyif alırdım. Daha sonra büyüdük, ve buz pateni küçüklerin yaptığı bir aktiviteye dönüştü. Buz pateninde biraz paslanmışım ama bisiklet kullanmak gibi, 10dakika sonra adapte oluyor insan.  

Havanın Kanada kadar soğuk olmamasından dolayı Ankara'da ya da Türkiye'nin birçok şehrinde buz pistlerinin kolay kolay kurulamayacağını biliyorum ama her mevsim şehir içinde yaşarken de şehirden ve mevsimden keyif almamızı sağlayacak, günlük hayatımızın parçası olacak imkanların oluşturulması gerektiğine inanıyorum. Yaşadığımız yerin doğasından keyif almak illa tatillerde, şehirden kaçarak ya da şehir dışında arabayla/otobüsle ulaşılan bir mekana giderek olmamalı. Şehrin kendisi de günlük hayatımızda içinde olmaktan keyif alacağımız bir mekana dönüşmeli. Sadece doğayı korumak için değil, kendimizi de korumak için yapmamız gereken bir şey bu.

Bundan birkaç yıl önce Istanbul'da yaşarken, Bostancı sahilde paten yapanları gördükten sonra paten almıştım. Sonra Ankara'ya taşınmam gerekince, patenler dolaba kaldırıldı. Nerede paten yapılır diye düşünürken, ilk önce Eymir aklıma geldi, sonra Çansera diye Yüzüncü Yıl'da bir park keşfettim arkadaşım sayesinde, eminim daha birçok mekan vardır. Ama işin garip kısmı, hepsine gidebilmek için araba/otobüs gibi başka bir ulaşım aracı kullanmanız gerekiyor.

Baharla birlikte şehir içinde herhangi bir yere gitmek için araba yada otobüs dışında, bisiklet kullanabilmek ya da paten yapabilmek, buna uygun olarak araba yollarının yanında güvenlikli yolların olması güzel olmaz mı? Düşünsenize evden çıktığınız andan itibaren güvenle bisiklete binebileceksiniz, arkadaşınızla buluşacak, akrabalarınızı ziyaret edecek, ofise gidecek,  sonra tekrar eve bisikletle dönebileceksiniz? Keyifli olmaz mıydı? 

Kanada Bayrağı

Yataktan kalkıp, elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra ilk yaptığımız şeylerde biri internete girmek (daha doğrusu google vasıtasıyla internete girmek) olduğu için insanın ilk gördüğü şeylerden biri google'ın özel günler doodle'ı oluyor. Bunlardan bir tanesi de geçtiğimiz şubat ayında Kanada bayrağıydı.

Bu vesileyle Kanada bayrağının 50 yaşına basmış olduğunu da öğrenmiş oldum. Kanada 50 yıl öncesine kadar koloni tarihini yansıtan bayraklar kullanıyor, ya İngiliz yada Fransa esintili. 1964 yılında ise o sırada hükümette olan Liberaller Kanada'yı yansıtacak yeni bir ambleme ihtiyacı olduğunu düşünüyor. İlk başta parlemento'da Kanada'nın neden bir bayrağa ihtiyacı olduğu ile ilgili bolca bir tartışma yaşanıyor. Muhafazakarlar eski bayrağın Kanada'nın tarihini yansıttığını ve değiştirilmemesi gerektiğini düşünüyor.


Uzun tartışmalar ardından yeni bayrağa karar verecek bir kurul kurulmasına karar veriliyor. Halktan çeşitli tasarımlar geliyor, Muhafazakar parti ve Liberal parti kendi önerilerinde bulunuyor. Zaman aşımına uğrayan arşiv dokumanlarına göre bayrak tasarımında uzlaşmak için çeşitli oyunlar dönüyor. Uzun tartışmalar ardından kurul iki partinin de önerdiği bayrakları eleyip, üçüncü tasarımda karar kılıyor. Ve Kanada 15 Şubat 1965'de akçaağaç yapraklı kırmızı beyaz bayrağına kavuşuyor.  


Bu vesileyle Kanada televizyonlarında da Kanada bayrağının 50.yılını onurlandıran birçok programda yapıldı.
http://www.ctvnews.ca/w5/w5-seeking-the-origins-of-the-maple-leaf-flag-finding-the-soul-of-our-nation-1.1738784  (Kanada bayrağının kabul edilmesinin tarihi)
http://www.cbc.ca/archives/categories/politics/language-culture/the-great-canadian-flag-debate/diefenbaker-makes-his-flag-choices.html   (Arşivden bayrakla ilgili parlemento konuşmalarında bir tanesi)

Beni en çok şaşırtan ise bayrağın bu tasarımının bu kadar yeni olması oldu sanırım. Bayrağın hep ülke tarihiyle birlikte oluşan bir olay olduğunu düşünmüştüm. Televizyonlardaki sokak röpörtajları bakarsak birçok genç Kanada'lı da bilmiyormuş.

13 Şubat 2015 Cuma

Nasıl yani?

Ülkeler arasında çeşitli farklar olması her zaman normaldir. Sonuçta kültür, hava, yaşam, alışkanlıkların farklı olduğu yerlerden bahsediyoruz. Yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış ve ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla sınırların netleşmesiyle birbirinden ayrılmış komşu ülkelerde bile bir sürü farlılıklarla karşılaşıyoruz. Kanada ve Türkiye arasında farlılık olması kadar doğal bir şey olamaz. Dolayısıyla oturup iki ülke arasındaki bütün farklılıkları ortaya koymak gibi bir niyetim yok, ama günlük hayatta "nasıl yani?" , "neden böyle ki?" dediğim birkaç noktaya değinicem aslında..

Günlük hayatınızı etkilediği ve ülkeye daha yeni adım atmışken alışveriş listenizi kabarttığı için "bu ne ya böyle" dedirten konulardan bir tanesi eski tip evlerin salonlarında yukarda aydınlatma sisteminin olmaması.. Acaba sadece benim kaldığım üniversite evlerinde elektrik harcamalarını kısmak için mi yok diye bir kaç kişiye sordum ama galiba eski tip evlerin çoğunluğu böyle. Eve giriyorsunuz ve salonda yukardan aydınlatma ya da bir ampul takabilmenize imkan sağlayacak bir kablo sistemi bile yok.. Ya ayaklı bir lamba (hatta bir kaç tane, çünkü salonu tek bir lambayla aydınlatmanız zor oluyor, daha doğrusu bizim alıştığımız aydınlık mekanlar tek bir ayaklı lambayla olamıyor) ya da bir kaç tane abajur alıyorsunuz. Şuanda bulunduğum evin mutfak ve giriş ışığı salonu da aydınlattığı için  ben olayı şimdilik bir abajur, bir tane ayaklı lamba ve bir tane de çalışma masa lambasıyla çözdüm, ama bir lamba daha iyi olur diye düşünüyorum. Bir de salonlarda tavana tutturulmuş askılar var, ilk başta acaba lambalar mı bunlara asılıyor diye düşündüm ama duvardan elektrik gelmeyince bu düşünce anlamsız hale geldi.. Daha sonra bir kaç evde bu kancalara çiçek asıldığını görünce olay netleşti.. Salonlar yeterli ışıklandırma sistemiyle donatılmıyor olabilir ama çiçek sepetlerini asacak ekipman hazırlanmış :)  (Tabii bu dediğim bütün Kanada'da geçerli midir ondan emin değilim, bir arkadaşım Toronto'da da eski evlerin bu şekilde olduğunu söyledi. Belki Ontario bölgesiyle alakalı bir şeydir :)  ) 

11 Şubat 2015 Çarşamba

Tim Hortons

Kanada'nın kendine has kahve zinciri, Tim Hortons (http://www.timhortons.com/ca/en/index.php) yada Tim's. Kanada'nın resmi kahve dükkanı diyebiliriz aslında. Starbucks'ın en azından benim bulunduğum şehirde esamesi okunmuyor, herkesin elinde Tim Hortons bardakları.. Starbucks'a göre çok daha ucuz ve aynı zamanda da lezzetli.. Donut'larının özellikle daha tadına bakmadım, malum tatlılardan uzak durmaya çalışıyorum ama oldukça lezzetli görünüyorlar..
Yakın zamanda Burger King ile birleşmiş ve birlikte dünyanın üçüncü büyük fast food zinciri olmuşlar (http://www.cbc.ca/news/politics/tim-hortons-burger-king-deal-gets-government-ok-1.2860824). Kim bilir belki bu birleşmeyle yakın bir zamanda Türkiye'de de bir Tim Hortons görürürüz.

Ekşi sözlük'de Tim Hortons
https://eksisozluk.com/tim-hortons--239540

Kışın Kanada

Kanada'da kışa alışmak demek;
Karların yağmasıyla yavaş yavaş dağ şeklini alan kar kitlelerine;
Park yerlerinde biriken karların kepçeli araçlarla kamyonlara doldurulup taşınmasına;
Kaldırımlarda yürüyemeyecek kadar biriken ve bir türlü erimeyen kara;
Bir kaç ay önce kaldırım olarak gördüğünüz yere adıp attığınızda kalçanıza kadar kara batmanıza;
Bazen ellerinizde eldiven olmasına rağmen parmaklarınızın uçlarının acıdığını hissetmeye;
Öğleden sonra başlayan karın ertesi gün öğlene kadar devam etmesine;
Bütün bunlara rağmen okullarınn bir gün bile tatil olmamasına (üniversite de olsa)
bir süre sonra şaşırmamak demek :)

Buraya geleli bir ay oldu, arada bir hala "bu ne biçim yer böyle" diye hayıflanıyorum, ama insan bulunduğu yere yavaş yavaş uyum sağlıyor.

Bir kaç not: Şehrin arabalara göre tasarlanmış olmasından dolayı özellikle kışları araba ihtiyaç haline geliyor. Kaldırımlar karla dolu olduğu ve şehir içindeki gibi dahi temizlenmediği için şehir merkezinden hafifçe uzaklaşılmasıyla birlikte yol kenarlarında 50 metre aralıklarla sıra sıra dizilmiş restaurantlara gitmek yaya olarak çok zor hale geliyor.  Bizdeki gibi şehir dışında bulunan alışveriş merkezlerinin kendilerine özel servisleri de olmayınca iş otobüslere kalıyor. Alışveriş merkezlerine otobüslerle gitseniz bile, şehir merkezinde şubesi bile bulunmayan ama yol kenarlarında sıralanmış bahsettiğim restaurantlara gitmek ancak arabayla mümkün hale geliyor (bu arada restaurant dedigime bakmayın, McDonald's, Burger King vs gibi standart yerlerden bahsediyorum) ama tabii ki her zamanki gibi teknoloji bütün bunları bir click ya da telefon sayesinde ayağınıza getiriyor.. Zaten kış, dışarda kar yağıyor, ne çıkacaksınız evden :)




8 Şubat 2015 Pazar

Cross-country skiing

Kanada'nın belki de dünyada en bilinen özelliği kışları olsa gerek... Kanada'ya gideceğimi söylediğimde insanların ilk tepkisi, Kanada'nın ne kadar soğuk olduğu oluyordu.. Buraya Ocak'ın ortasında gelen biri olarak ne demek istediklerini deneyimledim.. ama söylemeliyim ki tamam soğuk vs. ama eğer üzerinizde iyi bir palto (ya da parka), ayaklarınızda doğru botlar ve elinizde soğuk geçirmeyen eldivenler varsa, kısacası gerekli tedbirleri alırsanız, o kadar da rahatsız edici olmuyor.. Biz de bugun buradaki bir kaç arkadaşla birlikte kış aktivitelerinden faydanalım istedik ve şehrimize çok yakın bir koruma alanında kayak krosu yada kır kayağı olarak dilimize çevrilen cross-country skiing yaptık.. iki Japon, iki Brezilyalı ve bir Türk cross country günü oldu :)  Hem çok yorucu hem de çok keyifliydi.. Tabii öyle "hadi ben geldim, hemen başlayalım" şeklinde olmuyor, bir saatlik bir ders aldık ilk önce.. Hocayla birlikte biraz pratik yaptıktan sonra parkın içinde belirli bir kaç yoldan en kısa olanını (1km) kullanarak kendimizi piste saldık :) En son snowboard yaparken bu kadar düşmüştüm ama bu spor snowboard'dan çok daha keyifli.. Düşünce öyle bir zarar meydana gelmiyor, morluk olmuyor, tekrar kalkıp yola devam ediyorsunuz :) Bi de bugunun bir guzel tarafı biz orada olduğumuz süre boyunca kar yağmaya devam etti, Park o kadar güzeldi ki, pistin çoğu orman içinden geçiyordu.. havanın temizliğinden mi yoksa daha önce dikkat etmediğim için mi bilmiyorum ama ilk defa kar tanelerini bu kadar net görebildim, hani kart postalların üzerinde, resimlerde olan yıldız şeklinde kar taneleri var ya, işte onlar net olarak görülebiliyordu :)












Keyifli olduğu kadar yorucu olduğunu eve gelip de koltuğa oturup gözleriniz daha akşam olmadan kapanmaya başladığınızda anlıyorsunuz.. Kışın Kanada'da olan herkese bir kere de olsa bu sporu denemelerini öneririm :)

Little Cataraqui Creek Conservation Area
http://crca.ca/conservation-lands/conservation-areas/little-cataraqui-creek-conservation-area/

1 Şubat 2015 Pazar

SuperBowl

Kanada notlarina Amerika'da gerçekleşen Super Bowl ile başlamak komik aslında ama Kanada televizyon kanallarının nerdeyse tamamen Amerikan yapımlarıyla dolu olduğunu, Amerika'nın telefon kodunu kullandıklarını ve haberlerinde Kanada kadar Amerika'dan bahsettiklerini düşünürsek çok da garip değil. Geldiğimden beri televizyonu her açtığımda Kanada'da mıyım yoksa Amerika'nın bir eyaletinde mi tam da emin olamıyorum (bunda muhtemelen bizim bölgenin New York'a çok yakın olmasının ve reklamların bazılarının ortak olmasının da bir payı olabilir - ama hala sistemi anlayamadım, o yuzden pek de emin değilim :) 

Neyse, dönelim Super Bowl'a.. Amerikan futbolunun şampiyonası denebilir herhalde. Asıl amaç bir şampiyonluk maçı seyretmek ama olay şölene döndürülmüş. Çok paralar harcanıyor, çok büyük hazırlıklar yapılıyor. Maçın başlamasına 3 saat kala, NBC'de SuperBowl oncesi "SuperBowl PostGame Show" başlıyor, Maçta kimler oynayacak, tek tek oyuncuların tanıtımı, maçla ilgili bilgi verilmesi, maçla alakalı skeçler, varsa yardım kuruluşlarıyla ilgili kısa bilgilendirmeler, Amerikan Ordusuyla ilgili yayınlar, Amerikan Başkanının mesajları (Beyaz Saray'dan canlı yayın).. (Bunu birazcık Oskar öncesi yayınlara benzettim.) Televizyonun yalancsıyım SuperBowl'u 100 milyon kişi izliyormuş... 

Maç başladıktan sonra, olayın bana göre sıkıcı kısmı başlıyor:) hayatımda izledigim en sıkıcı sporlardan biri diyebilirim. Oyuncular 1 dakika dahi doğru durust koşmuyorlar, her 20 saniyede bir oyun duruyor.. Benim ilk Amerikan futbolunu televizyonda izleyişim bugun Superbowl'la oldu, o yuzden kuralları da bilmediğim için bana pek bir şey ifade etmedi. Benim için tekrar eylence maç arasında Pepsi sponsorluğunda Katy Perry ve Lenny Kravitz şovu oldu, maç arasında stadın ortasında havafişekler eşliğinde 14dk'lık bir konser vardı diyebilirim, çok da keyifliydi.. SuperBowl'un kendisi milyonlarca doların harcandığı bir eğlenceye dondurulmuş. Reklamları ürünlerden çok reklamın kendisinin metaya dönüştüğü bir olay olmuş. SuperBowl reklamları hakkında birkaç gün onceden haberler cıkmaya başlamıştı bile. Gösterilen reklamları hem NFL (National Football League) sayfasında hem de NBC sayfasında izlenip, oylanıp, yorumlanabiliyor. Reklam verenler için çok paranın harcandığı önemli bir gece.. Reklamları izleyince aslında dünyanın neresinde olursanız olun, ne tip futbol olursa olsun aslında erkeklere yönelik bir yayın olduğu görülüyor.. Amaç erkekleri ekran başına çekmek.. Araba reklamları, "babalık" temalı reklamlar, cips reklamları..Kanada'da başka reklamlar gösterdikleri için ben de reklamları web sayfasından izledim.. Reklamlar gerçekten güzeldi..
Maç dışında Super Bowl keyifli bir olaymış :)